Bianet’te geçtiğimiz yıl bir izlenim yazısı yayınlandı. Hollanda’da “Yeni Feminizm” konulu bir toplantıya katılan Jale, Türkiye’de feminist hareketin tarihi ile de paralellik gösterecek biçimde 20 yıl öncesi ile 20 yıl sonrasını karşılaştırıyordu. “Cesaretli Kadın” sloganı ile başlayan toplantının çalışma gruplarının en kalabalık olanında “kadınların da güzel olabileceği” konuşuluyor, bir başkasında erkekler feminizme olan minnettarlıklarını dile getiriyorlardı.

Etkinliğin başkanı “tek bir kadın yoktur, bu yüzden artık kendimizi birey olarak tanımlıyoruz, kadınlar adına konuşmak eskidi, erkeklerle ilişkisi iyi olan kadınlara önceden feministler değer vermezdi, şimdi toplantımızda erkekler de bulunuyor” diyordu. Yazar bu toplantının “bir pazarlama şirketi tarafından” organize edilip edilmediğini merak etmişti. (Jale, Bianet, 25.02.2006)

Son 20 yıl içinde feminist politikada kuşkusuz uzun bir yol alındı. Feminist çözümlemeler farklılıkları da kapsayacak biçimde derinleşti, kadınların bireysel ve kolektif güçlenmesi konusundaki tartışmalar zenginleşti. Feminist teorinin radikal yanı törpülenen popüler sunumlarında ise “güç ve farklılığı” öne çıkaran yaklaşımlar “yeni feminizm” olarak adlandırılıyor. Tam da bu adı taşıyan kitabında Natasha Walter, güç peşinde koşmanın pozitif bir figür olduğunu, “kişisel olan politiktir” sloganı ile feministlerin yetmişli yıllarda kürtaj, cinsel taciz, tecavüz, ev içi işbölümü gibi konulara yöneldiklerini, bunun da genç kadınların feminizm sözcüğü ile “kurban” kavramını yan yana düşünmesine yol açtığını, hatta bu nedenle kendilerine feminist demekten bile kaçındıklarını söylüyor. Walter’ın bundan çıkardığı sonuç daha az kişisel, daha çok politik olmak, ekonomik ve sosyal reformlara yönelmek. Oysa Hülya Osmanağaoğlu’nun (1) belirttiği gibi özel alandan uzaklaşmak feminist politikanın radikalliğini de yitirmesi anlamına gelebiliyor.

“Yeni feminizm” adıyla sunulan bu eğilim açısından aile içinde kadına yönelik şiddet, gözden düşmüş bir mücadele alanı. Çünkü hem kadınları “kurban” gibi “gösteriyor”, hem de kadınların tümünün şiddete uğradığı, ya da uğrayabileceği iması taşıyor, farklılık yerine ortaklıkları öne çıkarıyor.

Şiddete uğrayan kadınlar “kurban” mı?

Kadınların “kurban” olup olmadıkları, dolayısıyla feminizmin kadına yönelik şiddete karşı mücadelesinin “mağduriyet” politikası sayılıp sayılmayacağı üzerinde durmakta yarar var. Feministler bu alanda mücadele ederken, bunu mağduriyet, ya da “kurban” yaklaşımı üzerinden yapmıyorlar. En azından bizim dokunabildiğimiz feminist kadınlar açısından durum böyle. Örneğin Mor Çatı’ya başvuran kadınların gücünü de, ayakta kalmak için verdikleri savaşımı da görmemek pek mümkün değil zaten, yaptığımız ise kendilerinin bu gücün farkına varmalarını sağlamak. Yine bunun gibi hayatta kalmak için birçok yol deneyen Güldünya’yı güçsüz bir kadın olarak görebilir miyiz? Güçsüz olduğu için değil, can güvenliğini sağlamakla yükümlü olanların görevlerini yerine getirmemeleri nedeniyle yaşamını yitirdi O. Ama aile içinde şiddete uğrayan kadınları, güçsüz gibi gören/gösteren geniş bir kesim var. Kendilerini kurtulmuş sayanlar ya da popüler medya buna iki örnek. Kadınların güçsüz gösterilmesi, devletin, erkeklerin bu konudaki sorumluluğunun üstünü örtüyor. Bu yüzden feministler medyada kadınların gücünün açığa çıkması için de çaba harcamalı.

Aile içinde kadına yönelik şiddete karşı politika üretirken “mağduriyet” yaklaşımından kaçınmamız gereken birçok aşama var. Danışma merkezi ve sığınak faaliyeti ile destek süreçlerinin bütününe dayanışma yaklaşımını sindirmek kolay değil. Feminist bir örgütlenme modelini, buna bağlı kolektif güçlenme süreçlerini gerektiriyor. Dayanışma merkezine başvuran kadınlarla kurulan ilişkiyi karşılıklı bir güçlenme süreci olarak düşünmek, bu ilişkiye/ilişkilere dışardan yine feminist bir gözle bakabilmek, değerlendirme yapabilmek, yani bizim “süpervizyon” dediğimiz çalışma büyük önem taşıyor ve bizi ezilen kadın/kurtulmuş kadın ikiliğine düşmekten koruyor. Şiddet nedeniyle dayanışma merkezlerine başvuran kadınlar düşünüldüğünde güçlenmenin ne kadar önemli olduğu açık. Ama bu durum bizi “güçlenme” sürecine sorgulayıcı yaklaşmaktan da alıkoymamalı. Güçlenmeyi bireysel ve kolektif süreçler olarak birlikte ele almazsak, iktidar ilişkilerini yeniden üretirken bulabiliriz kendimizi.

Farklılıklarımız ve hiyerarşi

Türkiye’de 80’li yılların sonunda feministler “koca dayağına” karşı çıkarken, sözlerini her kesimden kadına duyurabilmek için tam da doğru bir noktayı yakalamışlardı. Yaptıkları bu seçim sonucu aile içinde kadına yönelik şiddete karşı geniş bir farkındalık oluştu, önemli kazanımlar elde edildi. İzleyen yıllarda ise kadınların kendi aralarındaki farklılıklar Kürt kadınların çabaları ile görünmez olmaktan çıktı. Konuşuldu, hiyerarşinin önüne geçilmeye çalışıldı, feminizmin milliyetçiliğe duyarlılığı arttı.

“Yeni feminizmin” farklılık yüceltmesi ise Kürt kadınların harekete kazandırmış olduğu farkındalığa hiç benzemiyor ancak şu ya da bu ölçüde hareket içinde kendini gösterebiliyor. Bir kere “hangi farklılık” sorusu sorulmaksızın yapılan genel bir “farklılıklarımız” söylemi, “tüm kadınlar hepimiz biriz, aynıyız” kadar “toptancı”. Bütün farklılıkları aynılaştırıyor, farklılıkların içini boşaltıyor. Söz gelimi farklılık yaklaşımını güçlendirmek için örtülü kadınlar ve Kürt kadınların hareket içindeki konumları arasında kurulacak kaba paralelliklerin yanıltıcı olması kaçınılmaz, ya da diyelim etnik farklılıklar ile bazı kültürel farklılıklar aynı derecede önemli değil ve genel bir “farklılık” söylemi bu ayrımı yok ediyor.

Feminist politikada hepimizin canını acıtan, Gülnur Savran’ın da (2) dikkat çektiği gibi farklılıklarımızdan çok, bu farklılıklara dayalı olarak ortaya çıkan hiyerarşi. Genel bir “farklılıklarımız ne olacak” sorusundan çok, ortaya çıktığı noktada bu hiyerarşiyi konuşabilmeliyiz. Feminizmi farklılıkları bastırmayan, sınıfsal, etnik, cinsel, ulusal süreçlerle içiçe geçmiş esnek bir kadın kimliği üzerine kurulu bir politik hareket olarak düşünmek de mümkün, kimi kuramcıların yapmaya çalıştığı gibi. Nitekim bugün çok parçalı örgütlenmiş durumdayız. Bunu ortaklık gibi ve farklılıklarımızın da bilincinde bir feminizmin göstergesi sayabiliriz. Ortaklaşabildiğimiz noktalarda birlikte mücadele ediyoruz, ortaklaşamadığımızda ise daha az kitleselleşerek ama yine mücadele ediyoruz.

Alana özgü sorular, sorunlar... 

Farklı deneyimlerin erkek şiddetine karşı verilen mücadelede görünürlük kazanması, olsa olsa eşitlik talebi ile yetinemeyeceğimizin, daha köklü çözümlere ihtiyacımız olduğunun altını çiziyor. Şiddeti, farklı kesimlerden kadınların nasıl yaşadığını ortaya çıkarmak aynı zamanda bizim patriyarka ile ilgili saptamalarımızı da zenginleştirecek. Nükhet Sirman’ın (3) aile içinde kadına yönelik şiddete karşı mücadele ile patriyarka arasındaki bağın, feministler tarafından çok daha açık biçimde kurulamadığı yönündeki eleştirisine katılmamak mümkün değil. Nitekim, son yıllarda aile içi şiddete karşı mücadelenin sadece feministlerin değil, kadın hareketinin bütününün sahiplendiği bir alan haline gelmesi patriyarka vurgusunun önemini daha da artırdı. Sığınaklar ve Danışma/Dayanışma Merkezleri kurultayında bu açıdan yaşadığımız tartışma anlamlıydı. “Aile içinde kadına şiddet” teriminin yerine “erkek şiddeti” ya da “patriyarkal şiddet” terimlerinin değil de, genel bir “kadına yönelik şiddet” teriminin geçirilmeye çalışılması bizim açımızdan bu mücadelede patriyarka vurgusunun zayıflamasına işaret ediyordu.

Uluslararası projelerin yaygınlık kazanması, özellikle Avrupa’da kadın örgütlenmeleri ile deneyim paylaşımını geliştirdi. Avrupa’da danışma merkezi ve sığınak çalışması yapan sosyal hizmet uzmanlarının pek çoğu feminist analizleri benimsemiş durumda. Kadınlara verilen desteğin niteliği artarken, bu alan Türkiye’ye göre çok daha fazla profesyonel. Benzer bir süreç bizim açımızdan da işliyor. Türkiye’de aile içinde kadına yönelik şiddete karşı mücadele bir yanıyla meşru bir faaliyet haline geldi, kadın örgütleri bir biçimde devlet-AB ile ilişkilendiler. Bu durum, bulundukları noktadan radikal söylemler inşa etmelerini güçleştiriyor. Ayrıca alana çok içerden bakmak bir tür deformasyon, yabancılaşma da getirebiliyor kuşkusuz.

Ne yapmalıyız? Aile içinde kadına yönelik şiddete karşı feminist politika üretmekten ya da zaten yıllardır ürettiğimiz politikaları yaygınlaştırmaya çalışmaktan vazgeçemeyiz. Bu yolla birçok kazanım elde ettik, elde etmeye de devam ediyoruz. Bu alanda mücadele veren kadınları ve ihtiyaçlarını göz ardı etmek yerine, dış değerlendirmeler de yapabilmek, aile içinde şiddete karşı mücadele ile feminist hareketin diğer alanları arasında sürekli bir ilişki, karşılıklı etkileşim kurabilmek, ortak platformları çoğaltmak önemli görünmekte.

Bu yıl kısmetse 10.’sunu yapacağımız Sığınaklar ve Danışma/Dayanışma Merkezleri Kurultayını, etkileşimin alanlarından biri olarak görebiliriz. Kurultay alanda mücadele veren feminist kadınlarla profesyonelleri bir araya getirdiği gibi, ilk gün ve bazı atölyeler itibariyle kadın hareketinin bütününün katılımına da açıktır. Milliyetçi dalganın yükselmekte olduğu bir dönemde İzmir’de yapılan son kurultayda yaşanan olumsuzluğun sonuçlarının sadece kurultay bileşenleri ile ilişkili olduğunu düşünmek haksızlık olur. 

Feministlerin yaptıkları eylemlerde başından beri, Türkçe ve Kürtçe döviz taşınıp konuşma yapılır. Kurultaylarda bunun yine başından beri gündeme gelmemiş olması bir eksikliktir ve İzmir’de ilk kez Kürtçe yapılan bir konuşma, bazı kadınların tepkisine yol açmıştır. “Farklılıklarımızı görmüyoruz” filan deyip sorunun üzerinden dolanmak yerine yapmamız gereken, feminizm içinde milliyetçiliğin etkilerini konuşabilmektir. Nitekim Kürt kadınlara yönelik çok yönlü şiddet atölyesinde bunun konuşulmaya başlanmış olması da işin bir başka boyutudur.

Şimdi geldiğimiz noktada sorun, kurultayın genel politik dalgalanmalardan etkilenmesine ne ölçüde izin vereceğimiz. 10 yılda az mesafe almadık, 4 Temmuz genelgesinde taleplerimizin çoğunun yer almasını sağladık, aile içinde kadına yönelik şiddete odaklanırken, bunu etkileyen diğer şiddet biçimlerini de görmemiz gerektiği sonucuna vardır. Daha önce yapılan küreselleşme, ekonomik şiddet, son olarak da Kürt kadınlara yönelik şiddet sunumları ve atölyeleri aynı zamanda bu alanda verilen mücadelenin patriyarkaya karşı mücadele ile bağlarını kurabilme çabasıydı. Feministlerle başkalarının bu alanda sürdürdüğü çalışmalar arasına net bir çizgi çekebilmek için buradan devam etmeye ihtiyacımız var.

Mor Çatı’dan Gülsun, Ülfet, Zelal

(1) Hülya Osmanağaoğlu, .... Amargi, Sayı:3

(2) Gülnur Savran, Feminizmin İkilemleri, Beden, Emek, Tarih, Kanat Yayınları, 2004

(3) Nükhet Sirman, Türkiye’de feministlerin şiddetle ilişkisi, Amargi 4, Şiddetle Sevenler ve Biz