Bize gönderilen davet metninde bu sempozyumun aile içi şiddetle ilgili Türkiye'de yapılmış ilk uluslararası toplantı olduğu belirtildi. Aile içi şiddet alanında üretilen bilgilerin uluslar arası düzeyde paylaşılabilmesini biz de Mor Çatı olarak önemli buluyoruz. İlklerden söz etmek gerekirse, 1987'de Türkiye'de kadınların aile içi şiddete ilk karşı çıkışları Dayağa Karşı Kadın Dayanışması Kampanyasıdır. Bu kampanya o güne kadar hiç konuşulmamış bir sorun üzerinden yüzlerce kadını biraraya getirdi. İstanbul'da coşkulu bir miting yapıldı, ardından konuyla ilgili söyleşiler, kitaplar, sadece kadınların katıldığı 8 Mart kutlamaları gündeme geldi. 

Türkiye'de kadınların Osmanlı toplumuna, ta 1800'lü yıllara uzanan uzun bir mücadele geçmişleri var. Yükselen feminist hareket, üniversitelerdeki pek çok kadın açısından ufuk açıcı olduğunda, kadınların karanlıkta kalmış tarihleri de aydınlatılmaya başlandı. Osmanlı kadınları ile buluşmamız Kadınlar Dünyası başta olmak üzere birçok dergide yazılanların akademisyen kadınlar tarafından gün ışığına çıkarılması sonucu oldu. Osmanlıda daha çok üst sınıflara mensup aydın kadınlar, kendileri ve hemcinsleri için Batıdaki çağdaşları gibi kamusal alana katılabilmeyi istediler. Cumhuriyet toplumu kadınların kamusal alana çıkmalarını ve giderek siyasal haklarına da sahip yurttaşlar haline gelmelerini mümkün kıldı. 

Ancak bunun sınırları erkekler tarafından sıkıca çizildi, kadınlar oy kullanabilir, meslek sahibi olabilir, ev dışında çalışabilirlerdi. Ama bir yandan da geleneksel ideolojinin de öngördüğü biçimiyle ailedeki konumları sürecek, milli vazifelerini benimseyecekler, başkaları için yaşamaya devam edecekler, kısacası toplumsal cinsiyet rolleri değişmeyecekti. 

Kadınların ortak ezilmişliklerini sorgulamaları, bilince çıkarmaları ve dillendirmeleri için 80'li yılları beklemek gerekti. Önce İstanbul ve Ankara'da bilinç yükseltme guruplarıyla, yayın faaliyetleriyle, kadına yönelik şiddete, tacize karşı kampanyalarla başlayan hareket, giderek Türkiye'nin her yanına yayıldı. 

Kadına yönelik erkek şiddeti, Türkiye'de farklı sınıflardan, farklı eğitim düzeylerinden, farklı etnik kesimlerden kadınları biraraya getiren en önemli faktör. Nitekim 7 yıldır Türkiye'nin her yerinden kadın gruplarının katılımıyla yapmakta olduğumuz sığınaklar ve dayanışma merkezleri kurultayına son olarak tam 76 kadın örgütlenmesi katıldı. 

Türkiye'de kadına yönelik şiddete karşı 1987'de geniş bir kampanya ile biraraya gelen kadınlar, kadın dayanışmasını öne çıkardılar. Yani kadına yönelik şiddet, tüm kadınların toplumda ikinci cins olmaları nedeniyle yaşadıkları, yaşayabilecekleri bir sorun olarak ele alındı. Gerçekten de aile içi şiddetin arkasında, ülkelere, bölgelere, kültürlere göre biçimi değişse de erkek egemenliğini, patriyarkayı görmezsek, aile içi şiddeti doğru olarak kavramlaştıramayız, mücadele yöntemlerimiz de yeterince etkili olmaz. Patriyarka evde ve toplumda değişik biçimlerde karşımıza çıkar. Türkiye'de kadın hareketinin asıl başarısı erkek egemenliğinin her alanda sorgulanmasını sağlamak olmuştur. Bu sorgulamanın sonucunda medyada kadın çalışanlar çok daha duyarlı hale geldiler, feminizm üniversitelere girdi, hukukçu kadınlar biraraya geldi, sendikalar, siyasi partiler toplumsal cinsiyet sorunlarını göz ardı edemez oldular, kadının evde harcadığı görünmez emek, kadınla erkek arasındaki eşitsiz işbölümü sorgulandı. Bütün bunlara bağlı olarak da erkek egemenliğinin en canalıcı biçimi olarak evde uygulanan şiddete karşı kadınların mücadelesi yaygınlaştı. 

Bizler Mor Çatı gönüllüleri olarak, ev içi şiddete, ya da aile içi şiddete karşı kadın dayanışmasının gerekli olduğunu savunurken, erkek şiddetinin tüm kadınların ortak sorunu olduğunu vurguluyoruz. Ancak bu, kadınların kendi aralarındaki farklılıkları yadsımak anlamına gelmiyor. Nitekim farklılıklarımıza karşın birarada olabilmek için iktidardan, hiyerarşiden olabildiğince uzak duruyoruz. Bizi bir yardım derneğinden, ya da bir sosyal hizmet kurumundan ayıran önemli yanlardan biri de bu. Biz bir yardım derneği, ya da sosyal hizmet kurumu değiliz, başvurularımıza yardım etmiyoruz, onlarla dayanışıyoruz. 

İktidarın olduğu her yerde şiddet de olur. Erkek egemenliği bu tür bir iktidar mekanizmasıdır ve toplumun her yerinde sonuçlarını görmek mümkündür. Kadınları ve erkekleri bu alanda eğitmek kuşkusuz iyileşme sağlayabilir, ancak bu eşitsizliğe yol açan toplumsal cinsiyet ilişkileri sorgulanmadıkça, bu eşitsizliklerin giderilmesi yönünde adımlar atılmadıkça aile içi şiddetle ilgili kalıcı kazanımların sağlanması güçtür. 

Dayağa karşı kadın dayanışması kampanyası çerçevesinde biraraya gelen kadınlar, Türkiye'de ilk kez sığınak fikrini gündeme getirdiler. Sığınak fikrinin benimsenmesi, bugün Belediyeler Yasasında yer alan noktaya gelebilmemiz kolay olmadı. Nitekim sığınak kavramı yerine, yasada, devlet kurumlarında "konukevi" kavramı kullanılıyor. Bu çekincenin nedeni bizce, sığınaklarının varlığının, üzerinde tartışılmayan, sorgulanmayan ailenin "kutsallığına" gölge düşürebileceği endişesidir. Başvurularımızın tanıklıkları da, bugün hala karakola, ya da savcılığa başvuran kadınların ailelerine geri döndürülmeye çalışıldığını, bu mesajın bir biçimde verildiğini ortaya koyuyor. Uygulamalara baktığımızda konukevlerinde kalan kadınlara özgüven kazandırıldığını, şiddetten uzak bir yaşama hazırlanabildiklerini, düzenlemelerin, çalışanların yaklaşımlarının bu yönde olduğunu ne yazık ki genellikle söyleyemiyoruz. 

Mor Çatı, Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından açılan kadın konukevine destek verirken, her şeyden önce kadınların ne yapmak istediklerini anlamaya çalışıyor. Amacımız şiddetten uzak bir yaşam kurmalarında onlara destek olmak. Bu yaşamı eşiyle yeniden biraraya gelip kurabilecekse iyi, ama eşinden ayrı kurmayı düşünüyorsa, yanında yine biz varız. Nitekim Mor Çatı'nın telefonla yada yüzyüze başvuru aldığı 15 yıllık süre içinde kadınların boşanma yöneliminin giderek arttığı açıkça görülüyor. Kadınlar kendilerine verilmiş olan geleneksel rollerin dışına çıkmaya çalışıyorlar. Başvurularımız arasında aydın, üst sınıflara mensup kadınlar olmakla birlikte, daha az seçenekleri bulunduğundan yoksul kesimden kadınlar büyük bir yoğunluk taşımakta. Hemen tümünün herhangi bir sosyal güvencenin bulunmadığı temizlik ya da gençse tekstil işçiliği, evde nakış boncuk işlemek, yün örmek gibi kayıt dışı alanlarda çalıştıklarını görüyoruz. Az da olsa eve gelir sağlamaları kendilerine uygulanan şiddetin dozunu azaltmıyor, hatta bazen artmasına neden oluyor. Genç kadınlar geleneksel kalıpların dışına çıktıklarında yine yoğun bir baskıyla karşılaşıyorlar. Tecavüz konusunda yapılan araştırmalar, bu vakaların çoğunluğunun kadınların tanıdıkları erkekler tarafından, hatta sık sık aile bireyleri tarafından gerçekleştirildiğini ortaya koyuyor. Çocukların cinsel istismarını konuşamıyoruz, bu konuda yapılmış hiçbir resmi araştırmanın, verinin olmadığını görünce insan ister istemez soruyor; ailenin itibarına gölge düşürmemek için mi bu sessizlik?

Devlet özel alanda da erkek şiddetinden sorumludur. Kadınların özel alanda karşılaştıkları hak ihlalleri, bu ihlallerin aktörleri tek tek erkekler bile olsa devletin koruma sağlamada yetersiz kalması sonucu gerçekleşmektedir. Bu da şiddete ortak olmak anlamına gelir.

Yeni Belediyeler Yasası nüfusu 50 bin olan her yerde sığınak açılmasını, ya da yasadaki adıyla konukevi açılmasını öngörmektedir. Bu adım henüz atılmamıştır. Oysa namus cinayetleri nedeniyle ölen kadınların, eviçi şiddet nedeniyle sakat kalan kadınların ne denli çok olduğu resmi rakamlarda yer almasa da artık bilinmektedir. 

4320 sayılı koruma emri yasası gerçekten de sığınakların olmadığı bir ortamda kadınların can güvenliğini sağlayabilecek bir işlev yüklenmiştir. Bu yasanın uygulanmasında hakim ve savcılar yasada olmayan kimi engeller çıkarmaktadır. Yasanın uygulanabilmesi sağlanmış bile olsa karakolda görevli polisler, erkeğin yasaya uymaması durumunda kadının can güvenliğini sağlamada yetersiz kalmakta, uyarıları ciddiye almamaktadır. Nitekim 4320 sayılı yasayı anlattığımız bazı başvurularımız yüzümüze şaşkın şaşkın bakmakta, "ah benimki bunu dinler mi" demektedir. Güvenlik, adalet ve diğer kamu görevlilerinde kadına yönelik şiddete engel olunmadığı takdirde, bunun kadının yaşama hakkını ihlali olduğu bilinci yerleşmemiştir. 

Türkiye ölçeğinde kadın gruplarını, kadın örgütlenmelerini yılda 1 kez biraraya getiren Sığınaklar ve Dayanışma Merkezi Kurultayı'ndan söz etmiştim. Geçtiğimiz Kasım ayında toplanan 7. Kurultayın sonuç bildirgesi kadına yönelik şiddetle ilgili temel kimi noktalara dikkat çekti. Bunların burada da özetlemekte yarar görüyorum, çünkü kadın hareketinin bu alanda ortaya koyduğu duyarlılıkları kapsıyor. 

  1. Genel olarak kadınlara yönelik harcamalar için, özel olarak da şiddetin önlenmesi ve şiddete uğrayan kadınlara destek programlarının hayata geçirilebilmesi için kamu ve yerel yönetim bütçelerinden ödenek ayrılmalı, bu bütçeler toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin farkında olan bir bakış açısıyla hazırlanmalıdır.
  2. Yerel Yönetimler, öncelikle bağımsız kadın kuruluşlarının açacakları bağımsız sığınakları, onların iç işleyişine müdahale etmeden, mekan ve finansman olarak desteklemelidir. 
  3. Yerel Yönetimler ve Bağımsız kadın örgütlerince açılacak-işletilecek sığınaklarda aşağıdaki evrensel ilkeler gözetilmelidir:
    • Sığınakların adresleri gizlidir (törenle açılmazlar) ve başvuran kadınlar hakkında bilgiler gizli tutulur.
    • Kadınlar arasında yaş, cinsel tercih, sınıf, sakat olma, din, mezhep, dil, meslek, medeni hal, milliyet, renk, siyasi görüş vb. durumuna göre ayrımlar gözetilmez.
    • Sığınaklarda hiçbir kadına veya çocuğa baskı ve şiddet uygulanamaz.
    • Sığınaklarda çalışmalar yalnızca kadın bakış açısına sahip kadınlar tarafından yürütülür.
    • Sığınaklar kadınları ve çocukları birlikte kabul eder.
    • Sığınaklar kadınların ve çocukların güvenliğini sağlamak zorundadır.
    • Kadınların şiddeti yaşıyor olmaları esastır ve kadınların söyledikleri geçerlidir.
    • Sığınak ortamı, kadının şiddetten kurtulmanın yol ve yöntemlerini kendisinin bulabilmesi için teşvik edici olmalıdır. Kadınlara şiddetsiz bir hayat kurabilmek için ihtiyaç duyduğu tıbbi, psikolojik, hukuki danışmanlık, meslek kursları ve iş bulma olanakları ile çocuk bakım desteği sağlanmalıdır.Sığınakta kadının özgüvenini yeniden kazanmasını sağlayacak bir yaşam ortamı yaratılmalıdır. 
    • Hem sığınakların adreslerinin gizliliği, hem de kadınlara sığınak dışındaki gerekli destekleri vermek için sığınakların mutlaka kadın danışma merkezleri ile birlikte açılması gereklidir.
  4. Kamu kurumları ve yerel yönetimler tarafından açılan sığınaklar için, "Kadın Korunma Evi","Konuk Evi" gibi tanımların kullanılması kabul edilemez. Bu kavramlar, kadına yönelik şiddeti toplumsal bir sorun olmaktan çıkarıp, kadını, esirgenmesi, korunması gereken bir nesne; kadına yönelik şiddeti ise kadının kendi sorunu haline getirmekte ve kadını değişmeden aynı durumda ve aile içindeki geleneksel rolü içinde kalmaya zorlamaktadır. Oysa sığınaklar sadece kadınların can güvenliğini sağlayacak ya da erkek şiddetinden uzaklaşıp, biraz olsun nefes almalarını kolaylaştıracak mekanlar değil, aynı zamanda diğer kadınlar ve çocuklarıyla şiddetsiz bir ilişki kurabilecekleri ve giderek şiddetsiz bir hayatın mümkün olduğunu keşfedecekleri mekanlardır. Bu nedenle yukarıdaki ifadeler yerine "Sığınak" sözcüğü kullanılmalıdır. 
  5. Başta TV'ler olmak üzere ulusal medyada kadına yönelik şiddetin yer alış biçimlerine bakıldığında, reyting uğruna yapılan "kadın programları"nda yanlış bilgiler verildiği, kadınların yanlış yönlendirildiği, şiddetin sorgulanmadığı ve kadınların yargılandığını görüyoruz. Bu tür programlar ve yayınlar sorgulanmalı ve teşhir edilmelidir. 
  6. Töre, namus, cinsellik, cinsel şiddet, cinsel özgürlük gibi kavramlar kamuoyunda ve diğer birçok alanda yanlış tanımlanmakta, kadına yönelik şiddetle mücadelede yerine doğru bir biçimde oturtulmamakta ve kadının aleyhine kullanılmaktadır. Bu tanımlara aşağıdaki gibi açıklık getirmek ve ele almak, mücadeleyi kadınlar lehine güçlendirecektir: 
    • Namusun olumlu bir tanımı yoktur. Namus, kadınların bedenleri ve cinsellikleri üzerindeki güçlü, yaygın, örgütlü ve içselleştirilmiş bir ataerkil tahakküm mekanizmasıdır. Namus, kadınların yaşadığı insan hakları ihlallerini dile getirmelerini engeller; erkeklerin iktidar ve statülerini pekiştirmesini sağlar ve bu yolla kadınların bedenini metalaştırır.
    • Töre ve gelenekler namus anlayışını güçlendirir, ama tek başına namusu ifade etmez. Töre ve namus suçları dünyanın ve Türkiye'nin her yerinde yaşanan bir gerçek olduğu için sadece Kürtlere mal edilemez.
    • Cinsel özgürlük, namus kavramından ve törelerden uzak bir şekilde duygusal ve cinsel haz alma hakkına sahip olması ve kadının kendi bedeni ve cinselliği üzerindeki söz hakkının kendisine ait olmasıdır. Cinsel özgürlük, kadınların özgürlüğünün en önemli alanlarından biridir ve farklı cinsel kimliklere açık olmaktır yasanın uygulamaya yönelik sorunlarının giderilmesi için ilgili kamu birimleri gereken özeni göstermeli, idari önlemler almalıdır.
  7. 4320 sayılı yasanın uygulamaya yönelik sorunlarının giderilmesi için kamu birimleri gereken özeni göstermeli, idari önlem almalıdır. Emniyet güçleri, hekimler, hakimler, savcılar ve avukatlar arasında meslek içi eğitimler düzenlemelidir.
  8. Kadınlar haklarını öğrenirken ana dilde bilgilendirilmeli. Ana dilin kullanılması eğitim politikasında da desteklenmelidir.
  9. Emniyet'te "Kadına Yönelik Şiddet ve Cinsel Suçlarla Mücadele Birimi" kurulması konusunda çalışmalar yapılmalı. Bu bağlamda İçişleri Bakanlığı'na, CMK yasasında Adli Kolluk Sistemi kabul edilirse Adalet Bakanlığı'na başvurulmalıdır.

Biz Mor Çatı gönüllüleri olarak, 1990 yılından bu yana Dayanışma Merkezine başvuran, aile içinde şiddetle yüzyüze olan kadınlara psikolojik, hukuki, sosyal destek vermeye çalışıyoruz, 2 ay önce Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından açılan konukevine destek veriyoruz. Bu destek personel ve işleyiş ilkeleri gibi konuları kapsıyor. 1995-1998 yılları arasında Mor Çatı gönüllüleri olarak bağımsız bir sığınak deneyimini de paylaştık. Ancak bu sığınak şu anda maddi nedenlerden dolayı kapalı. Kuruluşundan bu yana yüzlerce kadının eli değdi Mor Çatı'ya. Bugün kadına yönelik şiddete karşı mücadelenin Türkiye'deki simgelerinden biri hale gelmesi böylelikle gerçekleşti. Şiddetin ortadan kalktığı, sığınaklara gerek duymadığımız bir toplumun da kadın dayanışması ile gerçekleşebileceğine inanıyoruz.

*Hürriyet Gazetesi'nin Aile İçi Şiddet konulu uluslar arası sempozyumunda Mor Çatı tarafından yapılan sunumdur.