Mor Çatı tarafından 26 Haziran’da “Kadın Cinayetleri ve Feminist Mücadele” konulu bir panel gerçekleştirildi. Mor Çatı gönüllüsü Esra Baş’ın moderatörlüğü üstlendiği panelde konuşan Handan Koç, Sevgi Binbir ve Anna Pramstrahler cinayetlerin temelinde erkek egemenliğinin yattığı belirttiler.

Açış konuşmasını yapan Esra Baş, kadın cinayetlerine karşı Türkiye’nin değişik yerlerinde kampanyalar yürütüldüğünü, feministlerin bu konuda taraf olduklarını, çünkü bunların münferit değil erkek egemenliği nedeniyle sistematik olduğunu belirtti.

Feminist yazar Handan Koç, konuşmasının başında feminist mücadelenin 150 yıl öncesine kadar uzandığını, kadınların yaşadığı zulmü fark ederek mücadele yöntemleri geliştirdiklerini söyledi. Gazetelerde kadın cinayetleri ile ilgili haberler verilirken belirli tiplemeler yaratıldığını, öyküleştirme yapıldığını, bunun da olayların bütününü görmemizi engellediğini belirten Handan, “Bir cinayet ideolojisinden bahsediyoruz. Bu ideolojinin altında yatanı yoksulluk vb klişelerle açıklayamayız. Altında erkek egemen sistem, mülkiyet ilişkisi var. Herhalde bu iş yağmacılık döneminde başladı. Başka topluluklarla girilen mücadelede kadın bedeninin ele geçirilmesi, ırza geçme, doğacak çocuklar nedeniyle kadınların o topluluktan ayrılması anlamına geliyordu. Kadınlar ırzlarına geçilebileceği endişesini, korkusunu duymaya başladılar. Bu tehdit karşısında bir erkeğe sığınma, koruma bekleme tutumu geliştirdiler. Kadınların böyle bir tarihi var. Bir mülkiyet biçiminden ve ideolojiden bahsediyoruz. Erkeklerin kadınlar üzerinde şiddet uygulamasını meşru sayan bir ideoloji… Kadınlara artık “o seni öldürdü sevme” demek lazım. Bunun sistemle ilgili olduğunu söylemeliyiz. Engels sistemin devamlılığı için maddi koşulların öneminden söz eder. Bu sistemi değiştirmemiz gerekiyor. Daha kuvvetli akıl yürütmelerle, daha güçlü silahlarla düşmanı durdurmanın yollarını bulmalıyız” dedi.

Anna, 15 yıl önce kendisinin de kurucuları arasında bulunduğu Bologna’daki Şiddete Karşı Kadınlar Merkezi’nin çalışmalarını anlatarak sözlerine başladı. Bologna, İtalya’da üniversitelerin yoğun bulunduğu, halkın eğitim olanaklarından daha fazla yararlanabildiği bir bölgeydi ve bu durumda yetkililerin kadın cinayetlerinin sistematik olduğunu kabul etmeleri daha da zor olmuştu. Merkez yaklaşık 5 yıl önce veri toplayarak kadın cinayetleri ile ilgili mücadeleye başladı. Gazete haberleri üzerinden üniversite öğrencilerinin gönüllü olarak topladığı veriler çarpıcı sonuçlar ortaya koydu. İtalya’da her 3 günde 1 kadın, sevgilisi, kocası, eski sevgilisi ya da eşi tarafından öldürülüyordu. Bu oran yılda 160 kadının öldürüldüğü Fransa ile paralellik gösteriyordu, Anna bunu iki ülkenin patriyarkal yapılarındaki benzerlikle açıkladı ve “yetkililer kadınlar için sokakların tehlikeli olduğunu düşünüyor, ancak asıl tehlike evde” dedi. İtalya’da kadınların yüzde 64’ü kendi evlerinde, yüzde 5’i zanlının evinde öldürülüyorlardı. Kimi zaman kadınla birlikte çocuklarının, yeni eşinin, sevgilisinin, akrabalarının da öldürüldüğü görülüyordu.

Dikkat çekici bir başka nokta İtalyan yetkililerin ve medyanın göçmenlerle ilgili önyargılarıydı. İtalyan bir adamın bir İtalyan kadınını öldürmesi medyada küçük bir haber olarak yer alırken, aynı şeyin göçmenler tarafından yapılması durumunda haber sansasyonel bir nitelik kazanıyordu. Oysa öldürülenlerin yüzde 70’i İtalyan kadınlar ve faillerin yüzde 76’sı İtalyan erkeklerdi. Kadınların yüzde 35’inin bıçaklanarak, yüzde 18 inin yakılarak ya da dayak atılarak öldürülmüş olması bunların kaza değil stratejik eylemler olarak gerçekleştiğini ortaya koyuyordu. Cinayetlerden sonra katillerin yüzde 24’ünün intihar ettiğinin ortaya çıkması medyanın dikkatini bu konuya çekti. Hatta kadın bakanlığından bir görevli kadın örgütlerine erkeklerdeki intihar eğilimine karşı neler yapılabileceğini sordu. Kampanyayı yürüten kadınlar asıl olarak kadın cinayetlerinin sistematik boyutuna ve cinsiyetçilikle ilişkisine yoğunlaşmak gerektiğini belirttiler.

Anna kampanya sürecinde sanatçılardan da destek aldıklarını, başka ülkelerde olduğu gibi kendilerinin de “sessiz tanıklar” sergisi yaptıklarını anlattı. Şu anda İtalya’nın pek çok bölgesinde sergi sürmekte. Kırmızı kadın figürlerinin ön ve arka yüzüne öldürülen kadınların adlarını, yaşlarını ve katilin kim olduğunu yazıp Bologna’nın en büyük kütüphanesinin girişinde açtıkları sergi günde ortalama 3000 kişi tarafından ziyaret edilmişti. Bu yolla geniş bir kamuoyu oluşturuldu. Anna “her ülkede kadınların durumunun çok benzer olduğuna, patriyarkal yapılara karşı mücadele edildiğine, kadın cinayetlerinin kaderimiz olmadığına, birçok şeyin değişmiş olmasına karşın, hâlâ yapılması gereken çok şey olduğuna” dikkat çekerek sözlerini tamamladı.

Panelin son konuşmasını İzmir Kadın Dayanışma Vakfı’ndan Sevgi Binbir yaptı. Sevgi,

kadın cinayetlerini gündeme alarak toplanan Feministiz platformunun Mart ayında oluştuğunu ve 25 Kasım’a kadar eylemlerin sürmesinin hedeflendiğini, katılımların bireysel gerçekleştiğini, “sokağa çık hayır de, kadın cinayetlerini engelle” sloganı ile yola çıktıklarını anlattı. Düzenlenen kahvaltıdan elde edilen gelir, sticker ve pankartlar hazırlanmasında kullanıldı. Sevgi “Biliyoruz ki şiddet çok boyutlu. Yasal düzenlemeler ve yargılama süreçlerine ilişkin sorunumuz var, danışma merkezi ve sığınaklara ihtiyaç var. Bunlara ilişkin birçok şey yapıyoruz. Örneğin kurultaylarda sonuç bildirgeleri ortaya çıkarıyoruz. Ancak fikri takip önemli. Bu kampanya buna da hizmet etsin istedik” diye sözlerini sürdürdü.

Feministiz platformunun yaptığı bir başka etkinlik, bilgi edinme kanunu doğrultusunda resmi kurumları soru yağmuruna tutmak oldu. Belediye, valilik, kaymakamlık gibi kurumlara kadına yönelik şiddetle ilgili yapmaları gerekenleri işaret eden sorular gönderildi. Verdikleri yanıtlar üzerinden bir rapor hazırlandı ve yeni sorular oluşturuldu. Ardından üzerinde “belediyenize sorun, sığınağı var mı, nüfusu 50 bin olan belediyeler sığınak açmak zorunda” yazılı sticker’lar İzmir’in çeşitli bölgelerinde dağıtıldı.

Sevgi, sözlerini “devletin kadın cinayetlerindeki korumacı tavrının, önlem almamasının teşhir edilmesi çok önemli. Bu tip korumacı davranışlarda bulunan tüm kişi ve kuruluşlara karşı tüm yasal yolların kullanılması gerektiğini düşünüyoruz, dilekçe vermek, dava takipleri vb. Kampanyada temel olarak anlamanın, aktarmanın, çözüm üretmenin peşindeyiz, sokak eylemliliklerini başka etkinliklerle destekliyoruz” diye bitirdi.