Şiddet nedir?



Şiddet görüyorum, nereye başvurabilirim?



Şiddet görüyorum, evde hangi önlemleri alabilirim?



4320 sayılı yasa ve şiddet uygulayanı evden uzaklaştırmak



Sığınaklar neden gerekli?


Aile içi şiddetin çocuklar üzerindeki sonuçları

  Kamu Çalışanlarının
Sorumluluğu
 


Sağlık çalışanları ve şiddet



Emniyet görevlileri ve şiddet



Hukuk görevlileri ve şiddet
 


 

BİLGİ KAYNAKLARI



Güce Karşı Duruşun Meşru Aracı Olarak Sivil Toplum Kuruluşları

Özet

Bu çalışmada güç kavramı, herhangi bir alanda etki yahut değişiklik yapabilme iradesini, üstünlüğünü ifade eder nitelikte kullanılmakla beraber; özellikle Bilgi Toplumu paralelinde ortaya çıkan teknolojik üstünlüklerin yarattığı küresel eşitsizlikler ve geniş çaplı yoksullukların da kaynağı olarak kabul edilmiştir.

Öte yandan bütünsel olarak bireylerin, -esas itibariyle organize bir yaşam formu elde etmek üzere- iradi olarak üstün bir tüzelkişiliğe (devlete) tevdi ettikleri sosyal güç; bu amaçtan başka veya onu hükümsüz kılacak şekilde aşırı kullanıldığında; varlık nedeniyle çelişir bir durum sergilemekle kaynağındaki genel iradi bağlılığı ortadan kaldırmakta ve meşru niteliğini kaybetmektedir. İşte gücün esas sahipleri aleyhine kullanıldığı bu noktada dengeyi sağlaması arzu edilen sivil toplum kuruluşlarının; entelektüel bir kimliğe bürünüp nerede, ne adına ve ne şekilde gerçekleşirse gerçekleşsin; adaletsizliğe, haksızlığa, yoksulluğa, sömürüye ve müdahaleciliğe karşı, -onu var eden bireyler için- meşru bir müdafaa(savunma/hak arama) aracı olarak sorumluluk üstlenmesi ve ona bağlı olanlardan aldığı gücü yine meşru zeminlerde dışa vurması beklenmelidir.

Bu çalışmada, özellikle güç kavramı temelinde yoksulluk, adaletsizlik, eşitsizlik, sömürü, savaş yanında yine gücün, bütünsel olarak sosyal fayda yaratmak üzere kullanılması adına, meşru bir yaptırım/eylem aracı olarak kabul edilen sivil toplum kuruluşları için, tanımlanan toplumsal işlevler irdelenecek ve buna ilişkin hazırlanan bir uygulama Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı ile gerçekleştirilecektir.

Hazırlayan: Oktay KOÇ (KOÜ S.B.E. Doktora Öğrencisi)
E.Canan TUNCER (Avukat, Stajyer Kaymakam)

Giriş ve Temel Kavramlara İlişkin Tartışmalar

Bireysel veya grupsal yetkinliklerdeki farklılaşmaların doğal bir sonucu olarak kendini bulan güç veya üstünlük kavramları, başlı başına taraflardan birinin öteki aleyhine olacak şekilde egemenlik oluşturmasına neden olur. Bu anlamda oldukça farklı kaynaklara -ideolojik, askeri, politik, ekonomik, teknolojik, bilgi gibi- dayanan gücün; onu elinde tutanın kullanım biçimine göre, negatif veya pozitif etki yahut sonuçlar doğuracağını söylemek yanlış olmayacaktır. Bu cümlelerden hareketle, gücün dayanağı olarak ortaya konacak kaynak veya kaynakların; temelde haklı, meşru veya adil olacağı gibi ortalama bir sonuca ulaşmak, genel geçer bir yaklaşımı yansıtmayacaktır. Zira çeşitli alanlarda farklı amaçlar için dengesiz şekilde kullanılan gücün, her zaman muhalif grup veya oluşumları doğurduğu bir gerçekliktir. Bundan farklı fakat destekler şekilde ara ara güce kaynaklık eden unsurların, anlaşılmaz ve çelişik olarak aynı güçten olumsuz olarak etkilendikleri de görülmektedir.

Sosyal bir kavram olarak güç; taraflardan birinin, öteki tarafın hareket, tutum, düşünce, amaç, gereksinim, değer ve inançlarını değiştirmesi ve kontrol etmesi anlamını taşır. Bu tanımdan hareketle gücün, uygulanabilir (gerçekçi) olmasının yanında -türü ne olursa olsun veya ne şekilde uygulanırsa uygulansın- mutlaka taraflar arasındaki ilişkiden belirli bir sonuç doğurması gerektiği de söylenmelidir.

Ancak hemen eklemek gerekir ki; gücün uygulanmasında, mutlaka gözlenebilir veya açık bir hareket, etki veya sonucun ortaya çıkması gerekmez. Bir tarafın uyguladığı gücün, öteki taraf üzerinde psikolojik baskı oluşturması veya bir şekilde algılanması, gizli de olsa gücün varlığını gösterir.

Bunlara benzer olarak Max Weber'in "bir sosyal ilişki içerisinde, direnişlere karşı kendi iradesine üstünlük kazandırmanın her türlü ve neye dayandığı pek de önemli olmayan fırsatı" olarak tanımladığı güç kavramı; aynı zamanda çatışmalı ilişkilerin varlığını içerir. Benzer bir şekilde Weber; "bir gruplaşma, idari yönetimi nedeniyle her zaman biraz da bir tahakküm gruplaşmasıdır." diyerek, sosyal bir grup olarak isimlendirdiği devleti de öteki tahakküm gruplaşmaları arasında bir tür olarak kabul eder. Böylece devleti; idari yönetiminin, meşru güç kullanımı noktasında hak talebinde bulunduğu bir tahakküm grubu olarak tanımlar. Her şey sanki kişiler, bir egemene bırakmak üzere önceden tekil güçlerinden vazgeçmişler gibi cereyan ettiğinden; devlet bu güç kullanımı geri planı üzerine kurulmuş olarak anlaşılır ve aynı zamanda farklı tarihsel şekilleriyle de meşru tahakkümü somutlaştırmış olarak kabul görür. Temelde kendisine bağlı bireyler arasındaki eşitsizliklerin dengelenmesi arzusunun bir sonucu olarak işaret edilmesi gereken devlet kavramı; tam da bu noktada bir güç dengesi olarak kabul görür ve fakat aynı zamanda ve paradoksal bir biçimde gücün dağılımında yeniden bir dengesizlik durumu yaratır. Meşru güç kullanma hakkına sahip olmaklığıyla da devletin varlık nedeniyle çelişen bu durumu, aynı zamanda onun kendi muhaliflerini yaratmasına ve böylece güç dengesinin şu veya bu şekilde bozulmasına neden olur.

Temelde bireyle devlet arasındaki sosyal sözleşmeye dayalı olduğu varsayılan tekil gücün devrine dair bu ilişki, -organize olmuş bir toplumda- yerleşik kurallar ile karşılıklı uzlaşmalar çerçevesinde şekillenir. Ancak böyle bir sözleşme, tek başına sosyal düzeni belirleyen bir yapı değil, aksine bu düzenin bir parçası olarak kabul edilmelidir. Öte yandan her ne kadar toplumsal yaşamın sağlıklı işleyişi ve sürdürülebilir kılınması adına böyle bir devir gerçekleştirilse de -yukarıda değinildiği üzere- süreç, ara ara devletin tek yönlü müdahalesi ile birey aleyhine olacak şekilde dengeden kaymaktadır.

Bunlara ek olarak Farabi'nin hakimiyet nazariyesinde de vurguladığı üzere, güçlü insanlar ve kavimler, -kendilerinden daha güçsüz olan- insanları ve kavimleri kendilerine bağlayarak köleleştirirler. Bu köleleştirme faaliyeti başlı başına bir askeri gücün varlığından kaynaklanabileceği gibi, ekonomik, kültürel, ideolojik veya bugün için teknolojik üstünlüğe de dayalı olabilir. Ancak burada önemli olan gücün kaynağı değil, gücün kullanımının bütünleşik fayda yaratıp yaratmadığı, genel iyiye hizmet edip etmediğidir. Zira temelde eşitsizlikleri, farklılıkları ortadan kaldırarak bir denge durumu oluşturması umulan güçlünün; bunun tam aksine olarak elinde tuttuğu gücün paylaşım veya dağıtımında, adaletsiz davranmayı tercih etme eğiliminde olduğu görülmektedir.
Günümüz toplumlarında ise, güç dengesinin -özellikle küreselleşmenin etkisiyle- kamudan özel sektöre doğru kaydığı söylenebilir. Son dönemlerde küresel düzeyde devlet egemenliğinin erozyona uğraması ve bireysel hak ve özgürlükler alanının daraltılması bu durumun en belirgin örneklerindendir. Bunun yanı sıra küreselleşen kapitalist anlayışın, farklı kültürlerden farklı düzeylerde maddi ve teknolojik imkanlara sahip insanlar arasındaki ilişkileri yeniden düzenlediği de anlaşılmaktadır. Ancak her geçen gün daha fazla insan, dünya nüfusunun çok az bir miktarının karına çalışan ve daha önce eşi görülmemiş bir biçimde eşitsizlik, adaletsizlik ve güvensizlik yaratan ekonomik, sosyal ve politik güçler tarafından, kendi durumlarının sistematik olarak aşındırıldığının farkına varmaktadırlar. Diğer taraftan klasik sosyal yapılanma içerisinde, meşru bir güç odağı olarak en üst basamakta yer alan devletin, zamanla ortaya çıkan bu ve benzeri bir takım sosyo-ekonomik dönüşümler neticesinde pozisyonunu koruyamadığı görülmektedir. Teknolojik atılımlar ve küreselleşmenin yarattığı sonuçlara bağlı olarak ortaya çıkan Neo Liberal üstünlük modelinin aşağıda sunulan şeklinden de anlaşılacağı üzere bugün; kuruluşların -özelde ticari kuruluşların- etkinliği hemen her alanda hissedilmektedir. Bu türden küresel kuruluşların, bireyler bir tarafa devletlerden daha üstün oldukları, son on yıl içerisinde hemen her alanda ortaya koydukları küresel faaliyetlerinden de anlaşılmaktadır. Özellikle enerji ve hammadde kaynaklarını elde etme ve tutmanın yanı sıra; kendi ticari çıkarlarını korumak amacıyla bir takım küresel kuruluşların, geri kalmış ülkelerde siyasi, askeri darbeler ile halk ayaklanmaları yarattığı bilinmektedir.
Sanayinin küreselleşmesi ve sermayenin egemenliğini sürdürmesi temeline dayanan neo-liberal ideoloji, bir çok batı demokrasisinde etkin hale gelmiştir. Neo-liberal ideolojinin bu başarısı, ekonomik kuruluşların, devletle olan ilişkilerinin bir sonucu olarak görülmelidir. Buna göre oluşturulan Neo Liberal üstünlük (hiyerarşi) modeli aşağıda sunulmuştur:

Şekil 1: Neo Liberal Güç İlişkileri Modeli

Bireylerin sahip oldukları tekil güçlerini devrederek oluşturdukları yönetimlerin -özellikle geri kalmış ülkelerde-, küresel büyük ticari kuruluşların etkisine girmesi kaçınılmaz bir sonuç olarak görülmelidir. Zira özellikle yer altı kaynakları gibi geleneksel zenginliklerden yoksun olan geri kalmış ülkelerin, son yüzyılda kendisini gösteren teknolojik ilerlemelerden de uzak kalmaları nedeniyle bu ülkelerde yoksulluk, yolsuzluk ve adaletsizlik; zaten sağlıksız olan yönetsel sistemlerin bir parçası olarak ortaya çıkmıştır. Öte yandan yeteri kadar istihdam olanağı yaratamayan ve bu nedenle serbest piyasa ekonomisinin getirilerinden yararlanmak isteyen bu ülkelerin, daha fazla yabancı yatırımcı çekmek veya yabancı sermaye girişini arttırmak üzere birçok alanda kendi egemenlik haklarından vazgeçtikleri ve bu anlamda sınırsız olarak isimlendirilebilecek özendirmelere yöneldikleri söylenebilir. Özellikle gelişmiş ülkelerde, işgücü yanında diğer üretim girdileri bakımından da ciddi maliyet sorunları yaşayan büyük ticari kuruluşların, ucuz işgücü ve yerel yönetimlerin sağladığı fırsatlara bağlı olarak yöneldiği dünya üçüncü ligi ülkelerinde, yerel idareden daha üstün olacak şekilde yeni bir yapılanma oluşturdukları görülmektedir. Bunlara bağlı olarak gücü tekelinde toplayan devlet karşısında zayıf ve fakat onu oluşturmasından dolayı güç kaynağı olan bireyin üstünlüğünün -haklar ve özgürlükler açısından- esas alınması gerekirken; yerel politikaların kamuoyunun beklentilerinin aksine olacak şekilde biçimlendirilmesi nedeniyle bireysel hak ve özgürlüklerin, çoğu kere sınırlandırıldığı veya göz ardı edildiği de anlaşılmaktadır.

Aslında güç, ona sahip olana tekil bir üstünlük sağlamakla birlikte, aynı sistem içerisinde herhangi bir biçimde zayıf olarak isimlendirilenlerin, gücü elinde tutan etrafında kümelenmelerine de fırsat yaratmış olur. Bu cümleden hareketle zayıf olanın, güce karşı mücadelesinden hiçbir şekilde vazgeçmeyerek, bu mücadeleyi sürdürme arzusunda olacağını söylemek mümkündür. Zayıf olanların kendilerince haklı olarak gerçekleştirdikleri bu faaliyet, güçler dengesinin öteki durumunda bulunan taraf(lar) aleyhine olacak şekilde yeniden bozulmasına neden olacaktır. Buna göre, kamu veya özel kişi yahut kurum/kuruluşlarından beklediği ilgiyi göremeyen ve bu mutlak güçler karşısında öteki olarak sınıflandırılan kişi veya grupların sığındığı üçüncü bir seçenek olarak sivil toplum kuruluşlarının, herhangi bir şekilde bir güç merkezine bağlanmayanların temerküz ettiği yapılar olarak farklılaştığı anlaşılmaktadır.

Güç merkezinden uzak kalmış olanlar lehine olacak şekilde yeni bir denge durumu yaratmak gibi ciddi bir ödevi üstlenen sivil toplum kuruluşları, dünya çapındaki genel anlayışa da uygun olarak aslında başarılı bir demokratik sistemin temel yapı taşlarından olan sivil toplumu geliştirme kaygısı güder. Böylece bir araya gelemeyen, iletişim kuramayan ve işbirliğinden uzak görünen kişi, grup veya organizasyonlar için bir kaynaşma, bütünleşme veya en azından yakınlaşma fırsatı yaratır.

Sivil Toplum ve Güce Karşı Örgütlenişi

Sivil Toplum kavramı; komünist Doğu Avrupa ülkelerinde devlet gücüne karşı -özellikle Polonya'daki bütünleşme ile Macaristan, Çekoslavakya ve Yugoslavya'da değişik muhalif grupların kendini göstermesi neticesinde- 1970'li yılların sonu ve 1980'li yılları başında sosyal hareketliliğin artması ile ortaya çıkmıştır. Şu halde birey karşısında, oldukça güçlenen devlet ile bunun baskı altında ezilen toplumlar arasındaki dengeyi sağlamak hemen her yerdeki politik güçlerin görevi olmalıdır. Sivil Toplum anlayışı da bu dengeyi sağlamak adına kullanılabilecek entelektüel bir araç olarak geliştirilmiş ve çoğu kere devlet tekelini ortadan kaldıran bir karşı duruş; politik çürümüşlük karşısında ise sosyal erdemlilik olarak farklılaşmıştır. Şu halde sivil toplum; baskı karşısında bütünsel özgürlüğün; hiyerarşi karşısında katılımcılığın; uyum sağlama karşısında çoğulculuğun; yapaylık karşısında kendiliğindenliğin; yozlaşma karşısında saflığın simgesi olarak kendini gösterir. Kavramsal olarak sivil toplum; teorik olmaktan daha çok pragmatik bir anlam taşımakla düşük yoğunluklu olarak, devlete muhalif toplumu veya bundan daha güçlü olarak, temel sosyal sınıflar -aile ve işletmeler- ile devlet arasındaki sosyal organizasyon veya kuruluşlardan oluşan orta alanı ifade eder. Bu kullanım ticari birlikler, odalar ve ekonomik kuruluşlar kadar; devletle hiçbir ilişkisi olmayan mafya veya milliyetçi, etnik ve dinsel temelli katı organizasyonları da kapsar. Bir diğer tanımlama ile Jean-François Bayart sivil toplumu; devletle toplum arasındaki uyuşmazlık alanı kavramı ile ifade etmiştir. Bu tanımlamadan anlaşıldığı üzere sivil toplum; devletle karşı karşıya gelmekten başkaca onunla ilişki kurmayan sosyal organizasyonlar olmaktadır.

Sivil toplum kavramı üzerine yapılan tartışmalara göre; kavram anlamını onu oluşturan unsurların vasıfları ve örgütleniş biçimlerine uygun olarak bulmaktadır. Şu halde devletle hiçbir ilişkisi olmayan ve aynı zamanda devletin resmi veya gayrı resmi politikalarının karşısında yer alan, yani bütünüyle resmi sistemden kopuk olarak genel iyiyi geliştirmek amacıyla örgütlenmiş sosyal organizasyon, birlik veya kuruluşların hepsi sivil toplum oluşumları olarak ifade edilebilir. Bu türden oluşumlar, toplum üyelerinin iradi çabaları ile devlet karşısında zayıf durumda olan bireylerin inanç, değer ve hedeflerini korumak adına biçimlenir ve örgütlenirler.

Zira gücün karşısında kendini zayıf hisseden birey, temelde kendi bilincindekinden çok daha büyük, geniş ve güçlü bir varlıkla karşılaşmasından dolayı korku, tedirginlik ve güvensizlik hissine kapılır. Sivil toplum ise, örgütlülüğüyle tekil ve güçten uzak olarak bireye, korku hissi veren bu türden bir güç karşısında, birey lehine olacak şekilde bir denge unsuru veya riski (tehdidi) bireye göre göğüsleme duyarlılığı fazla olan bir oluşum olarak kabul görür. İnsan gereksinimlerinin toplumda biçimlendiği ve toplum olmadan bireyin var olamayacağı düşünüldüğünde; örgütlü bir yapı olarak sivil toplumun önemi çok daha açık şekilde anlaşılacaktır.

Öte yandan sivil toplumun oluşumu her ne kadar ekonomik gelişime bağlı ise de bunun kadar önemli olmak üzere, sosyal sistemlerin politik ve yönetimsel olarak kalitesi, verimliliği ve yeterliliği de dikkate alınmalıdır. Sivil toplumun sosyal temellerinin karşılıklı güven, normlar ve ortak değerlerden oluşan ortak bir mikro yapıya dayandığı düşünüldüğünde; bu yapının süreç içerisinde bireylerin çok daha yetkin sosyal unsurlar olmalarına olanak sağlayacağı anlaşılacaktır. Sivil toplumun bireylerin hemen her açıdan gelişimine katkı sağlamasının yanında, siyasal sistem ve yapıların da kendi eksikliklerini, aksayan yönlerini ve toplumca onaylanmayan yanlarını görmelerine önemli fırsatlar yarattığı; bu anlamda siyasal sistem ve yapılar için bağımsız bir kontrol ve denetim unsuru olarak farklılaştıkları da söylenebilir.

Ancak hemen eklemek gerekir ki; sivil toplumun varlığı ve sosyal alanlardaki üst düzey etkinliği başlı başına devletin işlevsizliğini yahut onun düzenleyici rolünün yok sayılmasını gerektirmez. Zira devlet, sivil toplum örgütlenmesinde anayasal bir düzenleyici, arabulucu olarak varlığını sürdürür. Bunun yanında sivil toplumun organize olması adına gerekli düzenlemeleri yapar ve bu anlamda normları, standartları belirler. Sivil toplumun demokratik yapı ve işleyişi geliştirdiği düşünüldüğünde; özellikle bu gelişmiş ortamı manipüle etmek isteyen 'aşırı milliyetçi, ayrılıkçı veya radikal yönelimli ideolojik gruplar ile mafya gibi çıkar örgütlenmelerinin' , herhangi bir sınırlamaya maruz kalmadan, kendi politik inançları veya menfaatleri doğrultusunda öne çıkma fırsatı yakalayabilecekleri gözden kaçırılmamalıdır. İşte tam da bu nedenle devletin, bireysel özgürlükler alanını kısıtlayıcı olmaktan daha çok düzenleyici, kontrol edici ve önleyici bir kimliğe bürünerek varlığını hissettirmesi gerekliliktir.

Sivil toplum ile devlet arasındaki bu türden bir ilişkiyi kurmak, korumak ve geliştirmek temelde; politik partilerin, organizasyonların ve parlamentonun da içinde yer aldığı politik toplumun ödevi olarak görülebilir. Bu cümleden hareketle politik toplumun; sivil toplumun devlet karşısındaki etkinliğini arttırması ve gerekli alanlarda örgütlenmesi adına duyarlılık göstermesi gereken bir yapıyı ifade ettiği söylenebilir. Bu nedenle politik toplumun, sivil toplumdan ayrık bir duruş sergilemesi, onun varlık nedenine ters düşer. Şu halde resmi politika ve kurumlar karşısında bağımsız ve uyuşmaz bir tavır geliştiren sivil toplumun; kendi apolitik duruşunu geliştirmek adına, sistem içerisinde etkili ve meşru bir araç olarak politik kurum, kuruluş ve unsurlardan yararlanması doğal karşılanmalıdır.

Sivil toplumun gelişmesi ve karşı duruşunu güçlendirmesinde politik güçlerin yanında ve onlardan çok daha etkin olmak üzere; sivil toplum ve onun unsurları için -demokrasi, hakların ve özgürlüklerin üstünlüğü gibi- mücadele eden bir takım bağlantısız kuruluşlar öne çıkmaktadır.
Sivil toplum kuruluşları olarak ifade edilen bu yapılar geniş bir tanımla; ortak ideal ve hedeflere ulaşmak adına üyelerinin varlıklarını, beceri ve enerjilerini birleştirdiği iradi, bağımsız ve kar amacı gütmeyen oluşumları ifade eder. Bu kuruluşlar farklı ölçek ve kaynaklar temelinde meydana getirilmiş; yerel, ulusal veya uluslararası alanlarda faaliyet gösteren hizmet kuruluşları, güçlü vakıflar, mesleki veya gönüllü organizasyonlar olarak yapılandırılabilirler. Her ne kadar bu türden kuruluşların devlet desteğinden uzak özel kaynaklardan beslendiği söylenebilecekse de bazı uygulamalarda, sivil toplumun geliştirilmesini arzu eden devletlerin, bu türden kuruluşları sübvanse ettiği de ifade edilmelidir. Bu durumun en belirgin örneğini, devletlerin özellikle uluslararası politikalarının bir tümleyeni haline gelen lobi kuruluşları gibi küresel etki ve işleve sahip sivil yapıların oluşturduğunu söylemek mümkündür. Öte yandan şu veya bu şekilde yönetimin karar alma mekanizmalarında yer almak ve devlet tarafından alternatif bir güç unsuru olarak tanınmak gibi ayrıcalıklara sahip olmak; çoğu sivil toplum kuruluşu tarafından kabul ve arzu edilebilir bir rol olarak tanımlanmaktadır.

Sivil toplum kuruluşlarının her şeyden önce çevre sorunları, ekonomik kalkınma, demokratik hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi, kadın ve çocuk hakları ile genel olarak insanlığa karşı işlenebilecek her türden suçla mücadele bağlamında öne çıkan kuruluşlar oldukları söylenmelidir. Özellikle bilgi ve iletişim teknolojilerinin son yüzyıl itibariyle oldukça gelişmesi ile yönetimlere hemen her alanda yönelen, daha fazla katılımcılık ve serbestlik baskıları nedeniyle sivil toplum kuruluşlarının etkinliklerini ve güce karşı örgütlenme ile mücadele yöntemlerini giderek farklılaştırarak arttırdıkları görülmektedir. Bu anlamda bir çok sivil toplum kuruluşunun, hayal sınırlarını zorlayan küresel eylemlilikler geliştirdikleri belirtilmelidir.

Sivil toplum örgütlerinin, gerek özel sektör ve gerekse kamu sektörü karşısında toplumsal vicdan kimliği ile sergiledikleri kararlı ve keskin tavırları, onların sosyal etkinliklerinin dışa vurumu olarak kabul edilmelidir. Zira temelde kendi doğal zayıflıkları nedeniyle ezilmeye ve sömürülmeye açık bir farklılığa sahip geniş halk yığınlarının, gönüllü olarak hak arama mücadelesini yapmakla iradi bir ödev üstlenen bu türden kuruluşların en önemli özelliklerinin, sosyal sorumluluk ve hesap verebilirlik olması gerektiği açıktır.

Şu halde sivil toplum kuruluşlarının; -yönü veya tarafı ne olursa olsun- kısıtlayıcı politika ve uygulamalar ile kendisini gösteren güç karşısında, muhalif bir yüksek ses tavırlı duruşlarıyla pozitif gelişimin en güçlü savunucusu olarak farklılaştıkları söylenebilir. Bahse konu kuruluşların, özellikle bu yolla ulusal yönetimler ile bağlı organizasyonların program ve politikalarında, giderek artan bir etkiye sahip oldukları da açıktır. Böylece sivil toplum kuruluşları, neo liberal paradigmalar maskesi altında acımasızca bozulmaya zorlanan güç dengesini, toplum çıkarına yeniden tesis etmenin savaşımında, ulusal yönetimler tarafından tanınmış bir unsur olarak ortaya çıkarlar. Hemen eklemek gerekir ki; neo liberal paradigmanın, devleti küçülmeye ve etkisizleşmeye zorlayan politik yansımaları kendisini, bireyi -ve genelde toplumu-, güç ilişkileri modelinde en alt tabakaya yöneltmekle göstermiştir. Böylece ekonomik kuruluşlar ile devlet gücü karşısında zayıf, sömürülmüş ve ezilmiş olarak kalan bireyin, örgütlü bir sivil topluma yönelmek ve güce karşı duruşunu bu vasıtayla gerçekleştirmekten başka bir seçeneği kalmamıştır.

Gücün karşısında yüksek bir ses olarak ortaya çıkan sivil toplum ve bağlı kuruluşların temel çabası; aşağıdaki şekilde de görüldüğü üzere bireye, ideal pozisyonunu geri kazandırmaktan başka bir şey değildir.

Şekil 2: Birey Temelli Güç İlişkileri Modeli

Bütün bunlardan sonra sivil toplum kuruluşlarının -birey, organizasyon veya devlet kaynaklı- güce karşı duruşlarındaki meşruluklarını, toplumsal iradenin gönüllü olarak devredildiği bir sosyal mücadele ve hak arama aracı olmalarından aldıklarını söylemek yerinde olacaktır. Öte yandan devlet ve bağlı organizasyonlar tarafından yasal olarak tanınmışlıkları ile bir çok ulusal yönetimin desteğini almaları, onların bu sosyal pozisyonlarını daha da güçlendirmektedir.

UYGULAMA

"Güce Karşı Duruşun Meşru Bir Aracı Olarak Sivil Toplum Kuruluşları ve Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı Örneği" isimli çalışmanın amacı; bir STK olarak Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı'nın yapısı, çalışma usül ve esasları ile herhangi bir resmi veya gayrı resmi kurum, kuruluş veya bireyden kaynaklanan meşru veya gayrı meşru güç kullanımına karşı üstlenmiş oldukları sosyal rol ve ödevleri araştırmak; bu anlamda adı geçen sivil toplum kuruluşunun faaliyetlerini tanıtmak ve destek sağlamaktır.

Araştırmada veri toplama tekniği olarak mülakat yöntemi seçilmiş ve Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfına e-posta yolu ile gönderilen mülakat sorular, Mor Çatı tarafından KOLEKTİF olarak isimlendirilen yapı tarafından cevaplandırılmış ve yine aynı yolla toplanmıştır. Elde edilen veriler; adı geçen sivil toplum kuruluşunun genel olarak -kaynağı ne veya kim olursa olsun-meşru veya gayrı meşru güç uygulamalarına karşı yapmış olduğu faaliyetler, almış olduğu tedbir veya destekler ile karşılaştığı engeller bakımından irdelenmiş ve böylece kuruluşun sosyal etkinliği değerlendirilmiştir.
Uygulama; Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı'nın misyonu, yasal dayanağı, yönetsel ve organizasyonel yapısı, faaliyet sahaları, gerçekleştirdiği etkinlikler, insan kaynakları ve çift taraflı -çalışanlara ve hizmet alanlara dönük- eğitim faaliyetleri, sosyal duyarlılık ve sorumluluğu, karşılaştıkları destek veya engeller ile vizyonu bağlamında alt başlıklara ayrılmak suretiyle kurgulanmıştır.

1. MOR ÇATI'NIN MİSYONU
Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfının temeli 1987 yılına dayanır. O dönemde, Çorum ilinde eşinin şiddetine maruz kaldığı için boşanmak isteyen bir kadının talebinin yargıç tarafından "kadının sırtından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmemek gerek" vecizesi öne sürülerek reddedilmişti. Bu gerekçe bizim gibi bir miktar bayanı daha rahatsız ettiğinden, İstanbul'da bir takım kitlesel eylemler gerçekleştirdik. Bu eylemlerdeki amacımız, kadınların eşleri veya başkaları tarafından dövülmesinin normal karşılandığı bir toplumda, dayağın meşruluğunu sorgulamak ve bu anlayışa karşı çıkmaktı. Bu durumdaki yarı örgütlü eylemlerimiz, 1988 yılında ilk defa bir çok kadının katkılarıyla oluşturduğumuz dayanışma ağlarının geliştirilmesine kadar sürdü. Bu dayanışma ağları vasıtasıyla başvuruda bulunan bir çok kadına; doktor, avukat, bir süreliğine kalacak yer ve sınırlı maddi yardım sağlayabildik. Ancak bununla yetinmemiz mümkün değildi. Çünkü başvuran kadınlar, şiddete maruz kaldıkları ortamdan uzaklaşmak isteğiyle barınacak yer talep etmekteydiler ve biz bu talebe yalnızca kendi olanaklarımızla kısa süreli olmak üzere cevap verebiliyorduk. Bunun üzerine yurt dışındaki örnekleri de göz önüne alarak, gönüllü kadın dayanışmasıyla işletmeyi düşündüğümüz sığınağımız için, o dönemde ve daha sonrasında göreve gelen gerek ilçe ve gerekse Büyükşehir Belediye Başkanlarına başvurduk. Ancak olumlu bir yanıt alamadık.

Öte yandan sığınağın açılması için bir tüzel kişiliğin gerekliliğini de fark ederek; en uygun tüzel kişiliğin bir dernek olduğuna karar verdik. Ancak o dönemdeki Dernekler Kanunu hareket serbestimizi, mali olanaklarımızı ve dolayısıyla bütünüyle amacımızı gerçekleştirmemizi engel oluşturacak biçimde sınırlıyordu. Bu durumda bizim için en uygun hukuksal tüzel kişilik biçimi vakıf olarak görünüyordu.

Vakfı kurabilmek için gerekli sermayeyi bulmak üzere, çalışmalara başladık ancak, para verebilecek bütün büyük kuruluşlara başvurmamıza rağmen, Türkiye'de böyle bir alışkanlık olmadığı için hiç kimseden en ufak bir yardım alamadık. Bize para verenler ise, mütevazi aydın kişiler ile bu tür gelenekleri geliştirmiş, içselleştirmiş yabancılar oldu.

Vakıf, çoğunluğu meslek sahibi on dört feminist kadın tarafından kurulmuştur. Mor rengi seçmemizin nedeni de Mor'un feministleri temsil eden bir renk olmasındandır. Böylece Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı , mahkemece 1990 yılında tescil edilerek resmen kurulmuş oldu. Vakıf Türkiye'de kadına yönelik şiddeti gündeme getiren ilk bağımsız kuruluştur, ancak ilk sığınağımızın açılışı parasızlık ve duyarsızlık nedeniyle 1995 yılında gerçekleşmiştir. Kimseden destek görmeyince kendi imkanlarımızla satın aldığımız tarihi bir binayı onarıp, bakım yaptırdıktan sonra kadın sığınağı olarak hizmete soktuk.

Mor Çatı'nın misyonu; erkeklerin egemenliğinin her an şiddete dönüşebildiği ve kadınların dayağı kabullenmeye zorlandığı toplumda, şiddete maruz kalan kadının yalnız olmadığını göstermek, direnmesine yardımcı olmak ve güç kullanımının birimizin değil hepimizin sorunu olduğunu göstermektir.

2. MOR ÇATI'NIN YASAL DAYANAĞI
TMK. 101. maddesine göre kurulan bir vakıfız ve buna göre faaliyetlerimizi gerçekleştirmekteyiz.

3. MOR ÇATI'NIN YÖNETSEL VE ORGANİZASYONEL YAPISI
Mor Çatı, kadınlara yönelik aile içi şiddete karşı duruşun politika ve eylemini gerçekleştirmek isteyen kadınların, güç birliğidir. Bu tanımdan hareketle Mor Çatı'nın yönetsel yapısının; tek tek kadınların varlık gösterdiği, bir kolektif/ortak irade olduğunu söylemek mümkündür. Bu nedenle üretenlerin eşit söz ve karar hakkı vardır.

Organizasyonel olarak bir kere yasal zorunluluklar dolayısıyla vakıf kimliğimiz vardır. Bu nedenle de vakıf tescilinde 14 kişilik bir kurucular kurulumuz mevcuttur. Bunun yanında yine yasal zorunluluk olarak Yönetim Kurulumuz seçilmiştir. Ancak hemen söylemem gerekir ki; bunlar yasal gerekliliklerdir. Şu halde bizler Mor Çatı'da gönüllülük esası ve rotasyona bağlı olarak faaliyet yürütmekteyiz. Bu anlamda kendi kendini yöneten takımlar felsefesini benimsediğimizi söyleyebilirim.

Şiddete maruz kalan kadınlar adına mücadele eden bir oluşum olarak, elbette hiyerarşinin tam karşısındayız. Bu nedenle hiyerarşik bir organizasyon yapısını reddediyoruz. Ancak Mor Çatı Gönüllü, Mor Çatı Ücretli ve Mor Çatı Dostu gibi üç esnek ve geçirgen görev halkasına sahibiz. Buralarda bulunan bütün kadınlar karar süreçlerine katılabilir.

Her çalışanımızın uzmanlık alanı var ve onlar o alanlarda kendi kendilerine çalışır, hizmet üretirler. Kararlarımız uzlaşma yöntemine göre alınır. İlkesel kararlarda ise, tartışma, son kadının da fikir ortaklığına varmasına veya ayrışmasına kadar sürer. Grup nasıl farklı olanı bastırmaz veya yok etmez ise, farklı olan da farkını grup üzerinde hiyerarşi yaratmakta kullanamaz.

4. MOR ÇATI'NIN FAALİYET SAHALARI
Mor Çatı temelde 'Kadın Hakları İhlali, İnsan Hakları İhlalidir!' felsefeni gütmekle birlikte, ülkemizdeki cinsiyet ayrımcılığına ve bunun da ötesinde kadınlara yönelen şiddete karşı duruşuyla bilinir. Şu halde bizim faaliyet alanımız, kadın haklarının iyileştirilmesine dönük her alandır diyebiliriz. Bu amaçla vakfımızı kurduk ve bu vakıf bünyesinde bir sığınma evimiz var. Buradan şiddete maruz kalan her kadın yararlanabilir.

5. MOR ÇATI'NIN GERÇEKLEŞTİRDİĞİ ETKİNLİKLER
Mor Çatı 1990 yılındaki resmi kuruluşundan önce olduğu gibi, kuruluşundan sonra da kadın haklarının savunulmasına dönük ve özelde kadına yönelik şiddete karşı bir çok eylem düzenlemiştir.
Bizler temelde Mor Çatı'nın kuruluşundan başlayarak kendimizi anlatmak için kanallar açmak, politikamıza uygun yöntemler üretmek amacıyla bilinen her türlü iletişim yöntemini kullanmaktan yanayız. Açık kapı toplantıları, kadına yönelik şiddetle ilgili basın açıklamaları, kadınlara doğrudan ulaşmamızı sağlayacak broşürler, yurtiçi ve dışında katıldığımız söyleşi, panel ve fuarlar, özellikle yurt dışında dayanışabileceğimiz kurumlarla gerçekleştirdiğimiz yazışmalar tanıtım faaliyetlerimizi oluşturmuştur. Bu arada gelir elde etmek adına ticari faaliyetlere de giriştik. Bu amaçla patates büfesi işletimi, eski giysi satışı, Alo Bilgi ve FEM-TUR gibi bir takım faaliyetlerimiz oldu. Ancak hemen eklemeliyim ki; ticari etkinliklerimiz içinde politik amaçlarımızla birleşebilenlerin biraz daha etkinliği fazladır.

FEM-TUR: Yurt dışından gelen kadın gruplarına İstanbul'da özel bir program düzenleyerek hem konferanslarla Türkiye'de kadının durumunu ve kendimizi anlatmak hem de bu sayede gelir elde etmek üzere tasarlandı.

Alo Bilgi: Alo Bilgi Telekomünikasyon A.Ş. tarafından Mor Çatı'ya iki ayrı hat bağışlandı. Bu hatlar 1992 yılından beri çalışmaktadır. Bunlardan birinde; kadınlar herhangi bir alanda şiddete maruz kaldıklarında ne yapmaları gerektiğine dair bilgi vermek üzere ayrılmış olup diğeri; sadece Mor Çatı'yı tanıtmak üzere faaliyet göstermektedir.

Aynı şekilde TÜYAP'ın düzenlediği kitap fuarları da bizler için önemli bir etkinlik alanı ve gelir kaynağı olmuştur.

6. MOR ÇATI'NIN İNSAN KAYNAKLARI VE ÇİFT TARAFLI -ÇALIŞANLARA VE HİZMET ALANLARA DÖNÜK- EĞİTİM FAALİYETLERİ
Mor Çatı'nın insan kaynakları ücretli çalışanlar ve gönüllüler olmak üzere iki kısımdan oluşmaktadır. Mor Çatı'da ortak fikir üretimine her kadın farklı düzeyde emek verir. Gönüllüler, bir gönüllü eğitim programından geçmek zorundadır. Ayrıca tüm gönüllülere ve çalışanlara açık olacak şekilde Salı toplantıları düzenlemekteyiz. Bunun yanında Cumartes günleri açık kapı toplantıları da yaparak değer ve düşüncelerimizi paylaşmaktayız. Bu toplantılarda, her hafta kadın olmanın değişik bir sorunu üzerinde durulmuş; ailenin bir öğesi, kocanın karısı, çocukların annesi olmanın ötesinde, bağımsız bir birey olmanın bilinci tartışılmıştır. Bazı haftalar değişik filmler izlenerek üzerinde hep birlikte yüksek sesle düşünülmüştür. Ayrıca bu türden toplantılarımızda yerli ve yabancı bir çok aydın, kendi alanlarına ilişkin olarak fikirlerini bizlerle paylaştılar. Bu toplantıların temel amacı; katılımcıların bilinç düzeylerini ve farkındalıklarını arttırmaktır. Öte yandan vakfımız adına bastırdığımız kitap, el ilanı ve broşürler ile mail gruplarına dönük açıklamalarımız yine eğitim faaliyetleri bağlamında değerlendirilebilir.

Bunlara ek olarak aşağıda sıralanan eğitim ve destekleri bizden hizmet alanlara sunmaktayız.

a-Kadınlarla Bilinç Yükseltme Toplantıları
Şiddete karşı, kendimizi savunmanın yollarında belki de ilki, şiddeti suçumuzmuş gibi tek başına yaşamamıza neden olan bilincin değiştirilmesidir. Bu nedenle kadınları içinde bulundukları yalnızlıkta kurtaracak ve hayatlarını değiştirmek için gereken özgüveni sağlamak üzere bu toplantılar düzenlenir.

b-İlk Sağlık Yardımları
Psikolojik rehberlik yanında, şiddete maruz kalındığı zaman ne gibi yasal hakların mevcut olduğu, nerelere başvurulması gerektiği gibi konularla birlikte gereken tüm pratik hukuk bilgilerinin verilmesi bu kapsamda değerlendirilebilir.

c-Mesleki Rehberlik
Sığınma evi, şiddete maruz kalmış kadınlara, tanımı gereği geçici çözümler sunabilir. Sonrasında ise, sığınağa gelen kadınların hayatlarını kimseye muhtaç olmayacak şekilde yeniden kurabilmeleri adına belirli meslekler temelinde eğitimleri sağlanır. Ayrıca sığınma evinin, orta vadede kadınlar için iş olanağı yaratmak üzere, işyeri kurabilecek hale gelmesi de hedeflerimiz arasındadır.

d-Dışa Yönelik Çalışmalar
Bunların dışında ve farklı olarak şiddete maruz kalmış kadınlarla meslekleri gereği karşılaşmak durumunda olan gruplarla (polis, doktor, avukat, savcı, hemşire gibi) kısa süreli olmak üzere, şiddete uğrayan bir kişiye nasıl yaklaşılması gerektiği hususunda bilgilendirici yayınlar hazırlanmaktadır.

Bunların dışında Mor Çatıya stajyer başvurularını da kabul ediyoruz. Genellikle yurt dışında yaşayan, okuyan ve Türkiye'deki kadın hareketine ilgi duyan kadınlar staj yapmak üzere başvuruyorlar. Örneğin 1992 ile 1994 yılları arasında toplam 14 staj başvurusu oldu. Bunların 10 tanesi Almanya'dan gelen Alman ve Türklerden oluşuyordu. Diğerleri Hollanda, Avusturya ve İsviçre'den geliyorlardı. Bu kadınlardan 8'i stajlarını Mor Çatı'da yapmıştır.

7. MOR ÇATI'NIN SOSYAL DUYARLILIK VE SORUMLULUĞU,

Mor Çatı, kendi hedef kitlesine karşı, olabildiğince duyarlı ve özenli faaliyet yürütmektedir. Bununla birlikte toplumda, kadına yönelik şiddetin önlenmesi adına bir bilinç oluşması için, çeşitli eylemler gerçekleştirilmektedir. Öte yandan Mor Çatıya başvuran kadınlara psikolojik, hukuksal ve rehberlik gibi bir takım alanlarda destekler de sunmaktayız. Bizim misyonumuz, zaten kendi sosyal sorumluluğumuzu, duyarlılığımızı açıkça ortaya koymaktadır. Bizim temel amacımız, şu veya bu şekilde güçle karşı karşıya kalmış kadınlara, bunun kaderleri olmadığını öğretmek ve onlarla birlikte, onlar adına mücadele etmektir. Buna örnek olarak, "Dünya Kadınlara Yönelik Şiddeti Kınama Gününü (25 Kasım)" ilk defa Türkiye gündemine Mor Çatı'nın getirdiğini söyleyebiliriz.

8. MOR ÇATI'NIN FAALİYETLERİNDE ALMIŞ OLDUĞU DESTEKLER ve ENGELLER (KAMU VE ÖZEL, TÜZEL VEYA ÖZEL KİŞİLERDEN)
Öncelikle ifade etmek gerekir ki; Batılı ülkeler insan yaşamı önemlidir. Mali gücü ve olanakları olmayanların yaşamlarını kolaylaştırmaya yönelik önlemler alınır ve Mor Çatı benzeri sivil toplum kuruluşlarının, ayakta kalmaları için gerekli önlemler alınır. Ancak biz ilk kuruluş aşamamızdan bugüne kadar başvurduğumuz bütün yerel yönetimlerden olumsuz yanıtlar aldık. Ama yılmadık, ilk defa 1990 yılında Danışma Merkezimizi açtık. Bu merkezin kirasından teşrifatına kadar her şeyini kendi imkanlarımızla karşıladık. Ancak hemen eklemek gerekir ki; bir çok yerli veya yabancı aydından destek aldığımız gibi küçük de olsa bazı yabancı ülke temsilcilikleri de desteklerini esirgemediler. Örneğin patates büfemiz için Hollanda Konsolosluğu, patates fırınını bizlere bağışladı. Aynı iş için başta bize yer gösteren ilçe yerel idaresinin, seçimler sonucunda değişmesi nedeniyle bu patates büfesi işini bırakmak zorunda kaldık. Bununla birlikte Alo Bilgi A.Ş. ve TÜYAP'tan da önemli katkılar aldık.

Öte yandan kadın sığınaklarının bağımsızlığını savunan bizler, bu yönetim değişikliği nedeniyle kadın sığınaklarının kapatıldığına da şahit olduk. Bununla birlikte kadın sığınağında kalan kadınları evlendirmeye çalışan veya eşine kadının kaldığı sığınağın yerini bildiren yerel idarecilerle bile karşılaştık. Batılı ülkelerdeki uygulamalara baktığımızda devletin veya yerel idarenin bu türden sivil toplum kuruluşlarını desteklediğini görmekteyiz. Özellikle elektrik, su gibi giderlerden bu kuruluşların muaf tutulduğunu söyleyebiliriz. Biz bu anlamda da herhangi bir kamu kurum veya kuruluşundan destek alamadık. Diğer taraftan sığınağımızın kuruluşunda maddi destek alabilmek amacıyla başvurduğumuz büyük işletmelerden de benzer tavırlar gördük.

Bunların dışında en önemli katkıyı, kadın sığınağında çalışan gönüllülerimizden aldığımızı söylemeliyiz.

10. MOR ÇATI'NIN BEKLENTİLERİ VE VİZYONU

Mor Çatı başlangıcından bu yana şiddete uğrayan kadınlara değişik alanlarda destek vermektedir. Başlangıçta hukuksal, psikolojik, iş danışmanlığı vb. biçiminde verilen desteğe, 1995 yılından sonra sığınak desteği de eklenmiştir. Kadına yönelik şiddet alanındaki çalışmalarımız bize, kurumların ve yasal düzenlemelerin kadına destek verecek ve şiddetten uzaklaşmasını kolaylaştıracak yapılanmadan çok uzak olduğunu gözlemleme fırsatı vermiştir. Bu nedenle yapılacak yasal değişikliklerin, mutlaka kadın bakışıyla da değerlendirilmesi gerektiğini savunmaktayız.
Bizler temel olarak, şiddete uğrayan kadınlar için rehabilitasyon merkezlerinin kurulmasını ve kadınların bu merkezlerden ücretsiz yararlandırılmasını, 24 saat hizmet verecek düzeyde kriz merkezlerinin kurulmasını talep etmekteyiz. Bunun yanı sıra, çocuk bakım hizmetleri verebilecek semt yuvalarının açılmasını da desteklemekteyiz. Bunlardan daha da önemlisi, cinsellikle ilgili zorunlu ders programları konulmalı, gebelikten korunma yolları, cinsel yolla bulaşan hastalıklar, AIDS vb. konularda gençlerin aydınlatılmasını beklemekteyiz.

Kadın sığınakları açısından bakıldığında ise, ülkemizdeki sığınak sayısının acilen arttırılması gerekmektedir. Sığınakta çalışacak personelin, kadın bakışı açısıyla şiddete maruz kalanlara yaklaşmaları sağlanmalı ve bu personel eğitimden geçirilmelidir. Sığınakların adreslerinin gizliliği, yasal güvence altına alınmalıdır. Bunlarla birlikte şiddete maruz kalan kadınlarla meslekleri gereği karşı karşıya gelen Emniyet görevlileri, sağlık çalışanları, adliye personeli de bu konularda eğitilmelidir.

Bizim beklentimiz özellikle, merkezi veya yerel idarelerin kadın haklarının iyileştirilmesi konusunda çaba sarf etmeleri yönündedir. Merkezi idarenin düzenleyici rolü gereği, kadın haklarını koruyan ve özellikle kadına yönelik şiddeti men eden yasal çalışmaları yapmasının yanında; yerel idarelerin de kadın dernekleri veya sığınaklarına Batılı ülkelerde olduğu gibi her türlü desteği vermelerini bekliyoruz.

Öte yandan, bizim faaliyetlerimize karşı duyarsız kalan kamu veya özel sektör ile toplumun da artık bu konularda duyarlı olmasını ve sorumluluk üstlenmesini talep ediyoruz. Elbette bizler, kadın sığınaklarının çoğaltılması ve Mor Çatı'nın bunun önderi olmasını umut ediyoruz. Ama ülkemiz açısından, bu konularda alınacak çok yol olduğunun da farkındayız.

Son olarak diyoruz ki; cinsiyetlere bölünmüş bir toplumun yol açtığı zararları yalnızca onarmaya çalışmakla şiddet önlenemez. Şiddetin önlenebilmesi için, sivil örgütlenmelerin mücadelelerini artırmaları ve bunun yanı sıra yasa koyucunun da gerekli mevzuat düzenlemelerini yapması gereklidir. Birey üstünlüğün dayalı bir sosyal yaşam modeli ancak bu şekilde oluşturulabilir.

SONUÇ

Sivil Toplum'un geliştirilmesi ve bu anlamda birey hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınmasının temel bileşenlerinden olan sivil toplum kuruluşlarının; gücün karşısında zayıf durumda kalan ve bu anlamda her türlü etkiye açık olan birey veya toplum adına güce karşı duruşun meşru bir aracı olduğunu söylemek mümkündür. Kaynağını nereden alırsa alsın dengesiz güç kullanımlarının, sosyal parçalanmalara, kutuplaşmalara neden olduğu göz önüne alındığında; sivil toplum kuruluşlarına atfedilen bu misyon çok daha belirgin olarak anlaşılacaktır.

Böyle bir misyonu özellikle ataerkil ve erkek egemen bir toplum içerisinde üstlenmiş Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı'nın, şu veya bu şekilde güç merkezinde dışarı itilmiş kadınların haklarını savunma noktasında önemli ve anlamlı bir rol üstlendiği görülmektedir. Ancak hemen eklemek gerekir ki; tümüyle gönüllülerin çabalarıyla sürdürülmeye çalışılan, bu ve benzeri sivili örgütlenmelerin; organik bir bağ kurulmaksızın kamu desteği alması zorunluluktur. Zira güce karşı mücadelenin ve bireyi merkeze alan bir yönetim anlayışının geliştirilmesi, başlı başına sivil örgütlenmelerin üstesinden gelebileceği bir ödev değildir. Kamusal gücü elinde tutan devletin, bu anlamda gerekli yasal düzenlemeleri yapması, yerel hizmetlerden gönüllü kuruluşların ücretsiz olarak yararlanmasını sağlaması ve hatta gerektiğinde bu kuruluşlara özel fonlar ayırması gereklidir.

KAYNAKÇA :

1-
2-
3-

4-
5-
6-


7-

8-

9-

10-

11-

12-

13-

14-

15-

ABELES M.,(Çev:N.ÖKTEN) Devletin Antropolojisi, Kesit Yayıncılık, İstanbul, 1998
WORSLEY P. (Ed.), Introducing Sociology, Penguin Books, England, 1983
BURNELL P. J., CALVERT P., Civil Society in Democratization, OR Taylor & Francis, London-Portland, 2004
FOUCALT M., (Çev:Ş.AKTAŞ), Toplumu Savunmak Gerekir, YKY, İstanbul, 2003
HÜLAGÜ O., Farabi ve İbn Haldun'da Devlet Düşüncesi, Kırkambar Yayınları, İstanbul, 1999
RAHIM M.A., "Relationships of Leader Power to Compliance and Satisfaction with Supervision:Evidence form a national sample of managers", Journal of Management, Volume: 15, 1989
SWASY J.L., "Measuring the bases of social power", Advances in Consumer Research, Vol. 6, Issue 1, 1979
EDWARDS M., SEN G., "NGO's, social change and transformation of human relationships: a 21st-century civic agenda", Third World Quarterly, 21(4), 2000
ROPER J., "Government, corporate or social power? The Internet as a tool in the struggle for dominance in public policy", Journal of Public Affairs, Volume: 2, Number: 3, 2002
PRATT J., "The Growing Role for NGO's-Community Networks That Strengthen Democracy", I.Ulusal Sivil Toplum Kuruluşları Kongresi Bildiriler Kitabı, Biga, 2004
MOURITSEN P.," What's the Civil in Civil Society? Robert Putman, Italy and the Republican Tradition", Political Studies, Volume: 51, 2003
RADCLIFFE S.A., "Geography of development: development, sivil society and inequality-social capital is (almost) dead?, Progress in Human Geography, Volume: 28, No:4, 2004
WARREN E.M., "What kind of civil society is best for civil society?", Portuguese Journal of Social Science, Volume: 3, No:1, 2004
KADIOĞLU A., "Civil Society, Islam and Democracy in Turkey: A Study of Three Islamic NGO's", The Muslim World, Volume: 95, January-2005
MAWLAWI F., "New Conflicts, New Challenges: The Evolving Role for Non-Governmental Actors", Journal of International Affairs, Volume: 46, No: 2, Winter-1993